T�rkiye

YUNANİSTAN ’DA EĞİN ’İ YAŞAMAK
DEMET ÇİZMELİ

Lozan Barış Konferansı toplandığında öncelikle sığınmacılar ve esirler konusu ele alınmıştı. İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda; Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşme uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderildi. İnsanlık tarihinin, iki devlet arasındaki ilk anlaşmalı insan değişimi eylemi olan mübadele ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi.

24 temmuz 1923’te Lozan kentinde imzalanan antlaşmanın ekiyle   kader yazıcıları kuşkusuz kaderlerini yazdıklarının hikayelerini, gitmenin acısını düşünmemişlerdi. Savaş yeni bitmiş barış gelmişti. Anadolu, haklı zaferin ardından rahat bir soluk almıştı. Fakirlik kıtlık vardı belki ama umut da vardı cefakâr Anadolu insanı için. Yaz ortasında güze toplayacağı ürünün derdindeydiler belki. Sıradan günler başlamıştır artık.  O gün Şirzili Yorgi kahvede komşularıyla akşama kadar gülüp söyleşmişti. Belki biraz da dedikodu etmişti ama keyifli bir gün geçirip evinin yolunu tutmuştu cırcır böcekleri geceyi karşılarken. Venkli Maria dut toplamış yarın yapacağı işlerin düşüncesiyle yorgun argın yatağına uzanmıştı. Kadınların çilesi hiç bitmiyordu… Soraklı Vasili kilisede çocuklarının mutluluğu için dua etmiş adaklar adamıştı. Gelecek felaketten habersizdi hepsi de…

Gitmek hepimiz için  gözyaşları, endişeler, umutlar taşır. Ama gitmek çoğu zaman acıdır… Yaralar, acıtır. Dün ve yarın arasına atılmış bir düğüm gibidir gitmek.  Bir de gitmek toprağından, dilinden, yurdundan gitmekse kendinden de gitmektir aslında. Ve onlar da gittiler. 74 aile; bağ bahçelerini, evlerini yalnız, mezarlarını ölülerini sahipsiz bırakıp gittiler.  16 Ağustos 1924’te yüreklerinde acılarıyla, nesilden nesile aktaracakları özlemleriyle bilinmezliğe doğru yola çıktılar.

Büyüklerimiz; “Komşularımız vardı, Ermeniler, Rumlardı. Sonra gittiler…” diye anlattılar bize. Hikâye dinler gibi dinledik. Oysa gerçekti her şey, yaşanmıştı. Nereye gittiklerini, ne yaptıklarını, nasıl yaşadıklarını hiçbir zaman  bilemedik. Ortak isimler, yer, yemek adları vardı onlardan bize kalan. Onları hâlâ kullanmaya devam ettik ama gidenleri unuttuk. Anneannem Münire Mavuş’tan, aile büyüklerimizden Bedir dededen dinlediğim “öte geçedeki”, “karşı dağdaki” komşularımızı uzun zamandır merakla araştırıyordum. Doğduğum yere yurduma bağlılığım bir gün kopma, gitme duygusunu bana her yaşattığında toprağından koparılan bu insanların acısını hissediyordum. Ve hep aynı soruyla baş başa kalıyordum.

Yırtık bir bavul, üç beş eşya ve sırtınızda köyünüzle nereye gittiniz kardeşlerim?

Geçtiğimiz ay bu sorunun cevabını onlara giderek aldım. Kemaliye Belediye Başkanımız Mustafa Haznedar Bey’in Yunanistan’ın Evia(Eğriboz) adası İstiea-Edipsos Belediyesine bağlı bölgede, Kastaniotissa kendi deyişleriyle “Yeni Eğin” köyünde yaşayan Eğinli Hayhurum kardeşlerimizin çağrısına cevabıyla başlayan  bu yolculukta bulunmak benim için bulunmaz bir fırsattı. Bu davete dahil olma isteğimi geri çevirmeyen Belediye Başkanımız Mustafa Haznedar Bey’e, 1924’ten sonraki bu ilk buluşmada; Ömür Emine Haznedar, belediye meclis üyesi Mahmut Değerli, hesap işleri müdürü Hasan Demirkıyık ile beraber yer almamı sağladığı için de teşekkür etmek istiyorum.

Esenler otogarında başlayan yolculuğumuz, İpsala’dan sonra Gümülcine(Komotini), İskeçe(Xanthi), Selanik(Thessaloniki) ve Larissa üzerinden Lamia’da son buldu. Burada bizi bekleyen; Kapadokya Suvermez köylü Yannis, Heybeliadalı Despina ve bir sosyal paylaşım sitesi üzerinden bütün Eğinlilerle arkadaş olan Eğinli Kostas’tı. Yılların özlemiyle her birimize ağlayarak sarıldılar. Aslında ilk kez karşılaşıyorduk ama bağımız Anadolu’ydu. Biz zaten tanışmıştık ve birbirimizi çok iyi biliyorduk. Yabancılığa, yadırgamaya yer vermeyen binlerce yılın tanışıklığıydı bu sıcak kucaklaşma. Kısa bir karayolunun ardından yaklaşık bir saatlik vapur yolculuğundan sonra Evia Ada’sına yaklaşıyorduk artık. Avrupa’nın en büyük kaplıcasının bu adada olduğunu söylüyor ve binayı gösteriyordu Kostas. Eskiden sadece  sayfiye için gelinip gidilen  adada, Anadolu’dan ilk gelenlerin karşılaştığı yılanlar ve kaplumbağalarmış. Issız, sessiz terk edilmiş bu yerde mübadil Rumlara yer gösterilmiş. Giresun’dan başlayıp haftalarca süren yıpratıcı vapur yolculuğundan sonra Pire limanına inmişler. Ardından da Evia Ada’sının şimdi en büyük yerleşim birimi olan Halkida’ya. Anadolu sürgünü Rumlar Yunanistan’da da “yaban” sayılmışlar. Kendilerine “Türk tohumu” denmiş. Dilleri ise Yunanca değil, Türkçe ve Ermenice. Anlaşmakta zorluk çekmişler. İlk geldiklerinde otellere yerleşecekleri söylenmiş ama otel sahipleri onarım var gerekçesiyle sağlam olan kiremitleri de söküp atmışlar onları barındırmamak için. Dolayısıyla  yalnız anlaşma zorluğu değil, iki yıl süren çadır hayatlarında kıtlık, sefalet de çekmişler. Zaman sonra ailelere ekip biçmeleri için toprak verilmiş. Ne var ki, acılar bitmemiş. Önce ikinci dünya savaşının vahşeti, ardından da 1948’de Yunanistan iç savaşına tanık olmuşlar. Uysal deniz üzerinde yol alırken Kostas bunları anlatıyor, Despina da onun anlattıklarını bize tercüme ediyordu. Daha fazla hikayeye ulaşacağımız, daha çok söz dinleyeceğimiz inancıyla heyecanla yolun bitmesini bekliyorduk.

Vapurdan inip daveti yapan İstiea-Edipsos Belediye başkanı Christofis Zahos’u makamında ziyaret ediyoruz. İki ülke arasındaki resmi işlemler tamamlandıktan sonra  kardeş belediye protokolünün en kısa zamanda imzalanması için onlar da heyecanlılar. Çay servisi yapılırken tepsideki dantel örtü içimi sıcaklıkla dolduruyor. Yurdumdan uzaklaşmadığımın duygusu bu. Otelde kısa bir dinlenmenin ardından Kastaniotissa’ya doğru yola çıkıyoruz. Zeytin, incir, ceviz, fıstık ağaçları arasından geçerek çıkıyoruz virajlı dağ yollarını. Çocukluğumda gittiğim Bağıştaş-Eğin yolunu tırmanıyor gibiyim. Birazdan Eğin’in bağları, ahşap konakları çıkacakmış gibi karşıma. Doğanın bu insanlara cömert davranıp, yurtlarına benzer bir coğrafyayı bağışladığı düşüncesi içimi ferahlatıyor. Köy meydanından geçip yokuşa doğru tırmanıyoruz. Yokuşun bir yerinde Kostas’ın Horoz Taverna’sı. Beyaza boyanmış Akdeniz evleri, kapı önlerine atılmış minderler, dış kapıya asılmış tül perdeler yabancılık duygusu yaratmıyor. Her an bir evden bir tanıdık çıkıp mindere oturacak, başka bir evden bir diğeri çıkıp komşusuna “Huuuu!” diye seslenecek gibi. İzler, esintilerle dolu her yan.

Öğlen yemeği için hazırlanan sofra alıştığımız tatlarla dolu. Eğin düğünlerinin geleneksel yemeği et kızartması ve hepimizi şaşırtan paçuk. Orada görmeyi beklediğimiz en son yiyecekti paçuk. Kostas’ın taverna dediği ama bana göre güzel bir kahve olan işyerinde duvarlar eski eşyalar ve eski fotoğraflarla  süslenmişti. Eğin’den ayrıldıkları son gün çekildikleri fotoğrafın karşısında duruyorum, gözlerdeki anlamı arayarak. Her biri dile gelip konuşacak gibi. Son gün, son bakış Eğin’e, yurda… Eğinli Topal Osman da var mı acaba aralarında. Kardeşleri gitmesin diye her birinin kollarına yapışan, “Gitmeyin!” diyen Topal Osman… Yün eğirme, tandır aletleri, halı dokuma malzemeleri, bakır sahanları gördükçe çölde vaha bulmuş gibi oluyorduk.

Ertesi gün kardeş belediye protokolünün ilk adımı için gerçekleşen resmi toplantının ardından akşam Kastaniotissa’da yapılacak Eğinliler buluşmasına hazırlanıyoruz. Çarşıda karşılaştığımız Eğinliler akşam orada olacaklarını söyleyerek telaşla, mutlulukla ayrılıyorlar yanımızdan. Aynı virajlı yoldan yeniden Kastaniotissa’ya çıkarken etrafımda gördüğüm ağaçlar bu defa daha da anlam kazanıyor benim için. Eğin’den götürdükleri tohumlarla büyüyüp serpilen incir, ceviz ağaçları bunlar. Yurdumun fideleri, tohumları bu topraklarda da filizlerini yeşertmiş geçim kaynağı olmuş onlara. “Köpek gibi çalıştı babalarımız, çok fukaralık çektiler ama çok çalıştılar.” Diyen çarşıdakilerin sözleri kulaklarımda. Kimsesiz bu adayı böylesi bir cennete çeviren bu insanları seviyorum. Gitmeselerdi, hayatımızın başka olacağını, sadece tek tip hayatlarımızın değil, yaşam standartlarımızın da zenginleşeceğini düşünüyorum. Mübadelede beş yaşında olan Yorgi dedenin dediği gibi “Biz gitmeseydik Türkiye çok zengin bir ülke olacaktı” sözlerini onaylamamak mümkün mü? El sanatlarına, ustalığa, üretime yatkın bu çalışkan insanların gidişi hepimizin kaybı değil miydi?

Meydanda da birkaç dut ağacı olduğu söyleniyor ama şimdi yoklarmış. Köye girdiğimizde kalabalığı görüyoruz. Girişteki ilk evden fırlayan seksen sekiz yaşındaki Şirzili Maria teyze neredeyse arabanın önüne atlıyor. Siyah elbisesi, beline bağladığı eski iş önlüğü, başındaki siyah eşarbı ve yerel Eğin ağzıyla evinden değil de Eğin’den çıkıp gelmiş gibi. Heyecandan ne diyeceğini bilemez halde. Bir yaşındaymış Eğin’den ayrıldığında. Hiç görmemiş ama dilinde Çanakkale türküsü, maniler; yüreğinde kocaman bir özlem var. Durup durup söylüyor Çanakkale türküsünü. “Ben de sizdenim” der gibi ardı ardına sıralıyor bildiği her şeyi. Yeri sırası geldiğinden değil, her an kaybolacakmışız gibi telaşla…

“Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni
Vurma kafir vurma, yaram derindir
Yaram eylenürse, Allah kerimdir.”

Milli mücadelemizin, Lazı, Çerkezi, Kürtü, Rumuyla nasıl topyekûn bir direniş olduğunu düşünüyorum Maria teyze türküyü söylerken.  Ardından bir mani söylüyor Maria teyze;

“Mendilim benek benek
Ortası çark-ı felek
Yazın beraber gezerdik
Kışın ayırdı felek”

Zamanı, mekanı şaşırıyorum. Eski bir zamanda bütün kokularıyla Eğin’in içindeyim. Ahşap konaklarda sürdürülen hayatın canlandığı bir yerdeyim. Çarşılar çınıltılı, değirmenler çalışıyor, herkes yerli yerinde, evinde, işinde gücünde… Anlatılan, düşlediğim Eğin’deyim şimdi. Yunanistan’ın orta yerinde Eğin’i yaşıyorum. Eksik yanımın tamamlandığı, “biz” olduğumuz bir yerdeyim. Bizi kucaklayan, “Canım yavrularım, hoşgeldiz, safa geldiz, gene gelesiz” diyen her yaşlı kadın çocukluğumun Eğinli kadınlarına dönüşüyor. Anneannemin evine gelmiş gibi hissediyorum. Birazdan dereotu kokusuyla gelecek çocukluğum, çayın yanında pestil, ceviz olacak, sonra ben su sesiyle derin, tatlı bir uykuya dalacağım. Türkçenin rengi, Eğin’in yerel ağzında bir melodiyle, alıştığım bildiğim tonlamalarda kulaklarımı dolduruyor. Artık bizim kullanmadığımız Anadolu’nun halk ağzı, unuttuğumuz sözler, kaybolmaya başlayan dil zenginliğimizin orada capcanlı yaşadığını görmek gün geçtikçe eksildiğimizi, dildeki erozyonu iç sızısıyla düşündürtüyor. Refik  Halid Karay’ın “Eskici” öyküsünü anımsatan Despina’nın anlattığı kadını hatırlıyorum yeniden. Buraya geldikten sonra evine kapanıp kimselerle konuşmayan kadını. “Burası benim yurdum değil, bu dil benim dilim değil” diye içe kapanışını…

Bazı sözlerde anlaşamadığımızı fark ediyorum. Öyle ki Türkçe konuşmadığımızı söyleyenler bile oluyor. “Öz Türkçe’yi biz konuşuyoruz, orada Türkçe bozulmuş” diyenler bile oluyor. Dildeki farklılığı sürekli izledikleri Türk dizilerinden de görebildiklerini anlatıyorlar.

Belediye Başkanımız Mustafa Haznedar’ın hazırladığı Eğin ve köyleri sunumunu izlerken hepsi çok heyecanlı. Köylerini görünce kalabalık arasından özlem dolu sesler yükseliyor. Pestil, oricik yapımını görünce “Hâlâ yapıyor musunuz?” diyorlar. Sonra Maria teyze bana soruyor. “Bastık, sucuk, tirit, kavurma yapıyor musunuz?” “Ahh şimdi olsa da kavurma yesek” diyor gülerek. “Çulbur, goştik, gorgot bunlar da yapılıyor mu?” diyor. Evet cevabını alınca “Bak işte her şey aynı” diyor sevinçle. “Hiç kramiça gördün mü?” diye soruyor bana. Görmediğimi söyleyince, “Ben de görmedim ama bilirsin diye sordum. Büyük zincirli üstünde de mavi boncuk olan bir kolyeymiş kramiça. Yortularda bayramlarda kramiça takıp Eğin’de eğlenirmiş babamlar.” Sonra birden sinirleniyor. “Getirmediler ki görelim, sadece söylediler.” diyor.  “Hısım gibi görüyorum seni, gene gelesin tamam mı” diye durmadan sarılıyor Maria teyze. O akşam Kostas’ın tavernasında hazırlanan büyük sofrada Eğin türküleri dinleyerek eğleniyoruz. “Çok geç kaldınız, keşke on yıl önce gelseydiniz bizim yaşlılara yetişirdiniz” diyorlar.  Kostas gidenleri aramıza getiriyor çok geçmeden. 1972’de yapılan bir ses kaydını bilgisayardan dinletiyor. Ninesi, dedesinin söyledikleri  özlem dolu eğin türküleri gecenin sonuna kadar bizimle birlikte oluyor. “Bu gece sabah olmasın sakın” diyor Yasis amca. Kostas bütün muzipliğiyle geceye renk katıyor. Babaannesini çocukken kızdırdığında nasıl “Geberesin oğul, çatlayasın, patlayasın” dediğini durup durup taklit ediyor. Yeri gelmişken bir notu da aktarmak istiyorum. Kostas’ın babaannesi 2005’te öldüğünde Başkanımız Mustafa haznedar Bey’i arıyorlar. Cenazeye sembolik olarak Eğin’den gelen bir çelenk koymak istediklerini söylüyor ve izin istiyorlar. Çelenk cenazede elbette göz dolduruyor ancak Kastaniotissa halkı çelengin Eğin’den geldiğine bir türlü inanmıyorlar. O gece biraz buruk, biraz mutlu sona eriyor.

Ertesi gün Despina, Dr. Yannis ve Kostas Atina’ya gitmek üzere bizi otelden alıyorlar. Dr. Yannis her anımızda bizimle beraber. Emeğini unutmak imkansız. Hayranlıkla okuduğum Yunan medeniyeti, sanatı, felsefesi, tarihiyle Akropolis’te bir insanlık anıtı olarak çıkıyor karşımıza. Gene de aklım Kastaniosttisa’da ve orada bıraktıklarımda. Gitmeden tekrar oraya gitmek birkaç saat de olsa zaman geçirmek istiyorum. Ertesi sabah Kostas’ın gelip son günümüzü Kastaniotissa’da geçireceğimizi söylemesi sevincim oluyor. Bu kez yokuşun başından koşarak Katina teyze karşılıyor bizi. Ağlayarak sarılıyor her birimize. Ömür hanım ve bana koriçanamu diye defalarca sarılıyor, yüzümüzü okşuyor. Koriçanamu, kızlarım, benim kızlarım diyerek… “Memleketten geldiğimde bir yaşındaydım ben de” diyor Katina teyze. Memleket onun için Eğin, Yunanistan değil. “Ölmeyeceğim, Eğin’e gitmeden ölmeyeceğim. Beni Eğin’e bıraksalar, yokuş aşağı insem, evleri tek tek dolaşsam. ”diyor gözyaşları hiç dinmeden. Eğin, Kastanisotissa’da herkesin göz pınarlarında bekleyen bir damla yaş. Her an akmaya hazır, her an tetikte…

Kastaniotissa kilisesini mutlaka görmemizi istiyorlar. Sorak kilisesinden getirilen  ikonalar burada. Sadece  ikonaların değil, devasa avizenin, gümüş kakmalı İncil’in de beraberlerinde geldiğini görünce şaşkına dönüyoruz. Avize, çerçevelere konulmuş gümüş işlemeli ikonalar tabir yerindeyse burunları bile kanamadan o zorlu yolculuğu geçirip buraya kadar gelmişler. Aziz Nikola’nın köyü istilalardan koruduğuna inanılan kutsal  gümüş baltasını gösteriyor Maria teyze. Baltayı öpüp alnına koyuyor. Yeniden Kostas’ın tavernasına dönüyoruz. Başkanımızın Eğin’den getirdiği gümüş kapı tokmağı figürü Kostas’a hediye edilmişti. Tokmağı aldığı anda döktüğü sevinç gözyaşı unutulur gibi değildi. Tavernanın girişine astığı tokmağı her giriş çıkışta “Eğin diyerek bir kere vuruyor. Bir öykü başlangıcı gibi geliyor bana tokmağın çıkardığı ses. Kastaniotissa köyünün simgesi olacağını, günde birkaç defa Eğin sesini duymak için ona vurulacağını düşünüyorum. Hiç görmeden sevmek, özlemek… Yurt sevgisinin peygamber sevgisiyle eş olduğunun somutlamış hali Kastaniotissa  benim için.

Bizim için hazırlanan hediyeler kolilere yerleştirilirken ayrılığın hüznü de dolaşıyor aramızda. Başkanımız Mustafa Haznedar’ın davetine karşılık 2012 yılının Mayıs ayı planları hemen başladı bile. Nasıl geleceklerini, geldiklerinde neler yapacaklarını anlatıyorlar. “Köyümde uyuyacağım” diyor Kostas. Despina’nın, Kostas’ın gözünde ayrılığın titreyen ışığı. Umut da var. Yeniden bulduk birbirimizi. Yeniden buluşacağımız Mayıs ayının heyecanındayız şimdi. Bu buluşmanın mimarı ikisi de. Kostas ve Despina. Kucak dolusu sevgiler ikisine de ve Dr. Yannis’e…

Köyden ayrılırken Maria teyze evinin bahçesinde uğurluyor bizi. “Hoş geldiz sefa geldiz, gene gelesiz” diye koşuyor arkamızdan. İstavroz çıkararak bizi Tanrı’ya emanet etmeyi de unutmuyor.  “Naste kala yavrularım…” Kulağımda özlem sözlerinden başka bir şey yok. “Doğduğum yeri istiyorum”, “Oraya gelmeden ölmeyeceğim” Bu sözlerin uzun zaman benimle yaşayacağını biliyorum. Bir damla yaş çeneme doğru akıyor Maira teyzeye ve köye el sallarken.  “Naste kala Kastaniotes* diyorum sessizce. Sağlıcakla kalın Kastaniotissa halkı.

Yunanistan Gezisi

5 Yorum var.

  • Ulvi ÖZGENEL dedi ki:

    İletişim kanallarının en gelişmiş çağını yaşıyoruz. Biz Eğin’liler neden birbirimizden böyle kopuğuz.
    Eğin’de Ermeni’ler olduğunu biliyordum. Kimilerini tanıdım. Söyleştim, Ohannes’in kemanını dinledim.
    Eğin’de Rumların olduğunu büyüklerimden hiç duymamıştım.
    Eğin ciddi araştırılması gereken zenginliklerle dolu.
    Araştırmacılar, lütfen araştırmalarınızı yayınlayınız. Belediye güçlü bir iletişim ağı kuramaz mı?
    Mustafa Beye ve Demet Hanıma teşekkür ederim.

  • Nursen Seval dedi ki:

    Eline yüreğine sağlık Demet.. 2012 Mayıs..Orada olmayı çok isterim :)

  • bekir bozik dedi ki:

    Allah Allah, Ermeni olduğunu duymuştumda rum lardan ilk defa bilgileniyorum konuya açıklık getiren Demet Çizmeli hanıefediye vede Belediye Başkanı Haznedar beyefendiye sonsuz teşekkürler bu bilgilendirme hakikaten güzel oldu. Eğinin zenginlikleri çok inanın üzerindek cehalet örtülerini kaldırmak lazım herkes kendi dalında çalışsa bu zenginlik artar. Bahce camisinin tarihi duvarında sıvasında çalışanların listesi kitabelerde var ben bunları okudum yerlerine yerleştirmesi için muhtarlada görüş birliğine vardım. Bu vatan bizim vatanımız geçmişe boyumuz ulaşmasada böyle bilgilendirmeler elbette faydalı zamanın acı olaylarını yaşatmış anlaşılan mübadele daha nelere ulaşacağımız bilgileri zaman göstercek. Zaman herşeyin ilacı.

    • Ulvi ÖZGENEL dedi ki:

      Camimizin sözde restarasyonunun doğru yapılmadığı görüşü benim gibi komşular arasında da yaygın.
      Sıvada yazılı isimler hakkında bilgiyi lütfen açarmısınız.

  • bekir bozik dedi ki:

    muhtar bedire başvurun o taşı beraber yerden kaldırdık ben sildim temizledim yazılarının arasını temizledim boyadım uzun süre geçti ama ibare şöyleydi.İŞBU CAMİNİN DİVARINDA BİLMEM KİM SIVASINDA BİLMEM KİM DAMINDA BİLMEM KİM YAPIMINDA BİLMEM KİM diye gidiyordu bilmem kim de asıl isimler var lakın benim hafızada bu kadarıyla kalmışnasip olurda gidersem daha teferruatlı bilgiler elde ederim.tarihçesi kaytlıdır taşta bir zamanlar eşik olarak kullanılıyormuş ben muhtara sordum kendisi emmoğlum olur bu kapının üstündeki yalı taş nerde diye oda bilmiyom ama şu eşikteki taş neymiş diye baktığımızda işin aslı ortaya çıktı.çeşmede ki yazıda İŞBU ÇEŞME FİLANCA TARİHTE HACI ŞAKİRLERDEN BİLMEM KİM TARAFINDAN YAPILMIŞTIR ibaresi var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.